Ali Gündoğdu

leadership

RICE Skorlaması Kararı Senin Yerine Vermez. Doğru Soruyu Sana Sordurur.

8 Temmuz 2026 · 7 dk okuma

RICE Skorlaması Kararı Senin Yerine Vermez. Doğru Soruyu Sana Sordurur.

Diyelim ki backlog’unda bekleyen on tane iş var ve hepsini aynı anda yapmana imkân yok. Hangisi önce gelecek? Bu yazıda, tam da o karara yardım eden basit bir çerçeveden bahsedeceğim: RICE skorlaması. Ama baştan söyleyeyim, RICE’ın asıl değeri sana verdiği sayıda değil. Değeri, sormaktan kaçtığın soruların karşısına seni oturtmasında.

Çünkü önceliklendirmede asıl sorun bilgi eksikliği değil. Asıl sorun, bir şey üreten herkesin tanıdığı o his. Aklına bir fikir düşer, öyle parlak görünür ki gözünü kamaştırır. “Bunu eklersek her şey değişir.” O an içinden bir ses “hemen başlayalım” der, ve elin çoktan klavyeye gitmiştir.

O his tek başına masum. Tehlikeli olan, onun asıl gereken işlerin önüne geçmesi. Kullanıcının gerçekten tıkandığı üç şey dururken, parlak ama dayanaksız bir fikir bütün yol haritasını yutar. Ürün çöple boğulmaz, yanlış sırayla boğulur. Önceliklendirme dediğimiz şey, işte tam o parlak sesin karşısına bir sandalye çekip oturmaktır.

RICE bunu dört soruyla yapıyor. Reach, kaç kişiye dokunuyor. Impact, dokunduğunda ne kadar fark yaratıyor. Confidence, bundan ne kadar eminsin. Effort, sana neye mal olacak. İlk üçünü çarpıp emeğe bölüyorsun, elinde bir sayı kalıyor. Intercom’un ürün ekibinin çıkardığı bu formül, kâğıt üzerinde bir hesap makinesi gibi durur. Meraklısına, bu skoru kurcalamak için küçük bir hesap aracı da yazmıştım, isteyen buradan bakabilir. Ama RICE’ı bir hesap makinesi sandığın an, asıl değerini kaçırırsın.

”Bu çerçeveler büyük şirketlerin süsü”

Yaygın inanç şu: RICE gibi çerçeveler, koca ürün ekipleri toplantı odalarında vakit geçirsin diye var. Küçük bir ekipsen, hatta tek başına iş yapan biriysen, bu tablolarla uğraşmak lüks. “Ben zaten ne yapacağımı biliyorum, sezgim yeter.”

Bu itiraza saygım var, çünkü kısmen haklı. Sezgi gerçek bir şeydir ve çok iş yapmış birinin sezgisi ucuz değildir. Ama burada soru yanlış kurulmuş. Mesele “sezgi mi, tablo mu” değil. Mesele, sezginin sana neyi göstermediği.

Sezgi en çok, en çok istediğin şeyde yanılır. Bir fikre gönül verdiğinde beynin artık o fikrin avukatı olur, hakimi değil. RICE’ın yaptığı şey, o davaya bir savcı çağırmak. Ve iyi bir savcı, cevabından korktuğun soruları sorar. Çünkü çoğu zaman sezgi sandığımız şey, kılık değiştirmiş bir dürtüden başka bir şey değildir.

Asıl iş, sayıyı bulmak değil, soruyu sormak

RICE’ı yıllarca yanlış anladım. Skoru bir kehanet gibi bekledim. Oysa o dört kutunun her biri, kaçmak isteyeceğin bir soruyu masaya koyuyor.

Reach sana “gerçekten kaç kişi?” diye sorar. Kafandaki “herkes bunu ister” cümlesi, sayıya dökülünce çoğu zaman “aslında birkaç yüz kişi, onlar da ayda bir” olur.

Impact sana “dokununca ne değişecek?” diye sorar. Çoğu özellik, dürüstçe bakınca, kullanıcının gününü değiştirmez, sadece senin “yaptım” hazzını okşar.

Confidence en sinsi olanı. “Bunu biliyor musun, yoksa umuyor musun?” O kutuya yüksek bir sayı yazarken elin titremiyorsa, ya gerçekten kanıtın vardır ya da kendini kandırıyorsundur. Arada pek bir şey yoktur.

Effort ise en dürüst ayna. Bir işi hafife almak, yapan insanın milli sporudur. Emeği yazıya dökmek, o “iki günde biter” yalanını bozar.

Gördüğün gibi burada matematik değil, itiraf var. RICE’ın sana verdiği asıl şey bir skor değil, varsayımlarını yüksek sesle söyleme zorunluluğu. Sayı sadece o itirafların toplamı. Eski bir deyiş vardır, keramet baştadır tacda değildir. Skor tacdır, herkese gösterdiğin süs. Asıl keramet, o kutuları doldururken kendine söylemek zorunda kaldığın gerçektir. Bu yüzden bir kararı RICE’a soktuğunda çoğu zaman hesabı bitirmeden cevabı görürsün.

Milyon dolarlık varsayımın önüne geçmek

En çok zararı, en çok özgüvenle konuşan verir. Deneyimsiz bir ürün insanının klasik cümlesini çok duydum: “Bu özelliği eklediğimiz an milyon dolar kazanacağız.” Bu cümlenin altında ölçülmüş hiçbir Reach, hesaplanmış hiçbir Impact yoktur, sadece bir hevesin sesi vardır.

Bu heves tek başına masum. Tehlikeli olan, asıl gereken işlerin önüne geçip ekibi aylarca kimsenin istemediği bir şeyi cilalamaya itmesi. RICE bu noktada biçilmiş kaftan, çünkü hevesi yasaklamaz, sadece sıraya sokar. “Tamam, milyon dolarlık fikrin de listede. Şimdi onu da aynı dört soruya sokalım.” Fikir gerçekten güçlüyse skordan güçlü çıkar, kimse itiraz edemez. Zayıfsa, kimseyle kavga etmeden, kendi sayısıyla sıranın sonuna düşer. Kararı sen vermezsin, süreç verir. Bu, bir ekipte politikayı da azaltır. Tartışma “kimin fikri daha havalı” olmaktan çıkıp “hangi varsayım daha sağlam” olmaya döner.

Bir yan faydası da şu: RICE seni çoğu zaman daha ucuz yola iter. Yüksek Effort, skoru aşağı çeker. Böylece “aynı faydayı yarı emekle nasıl veririm” sorusu kendiliğinden gündeme gelir. İyi önceliklendirme, farkında olmadan maliyet optimizasyonu yapar.

AI Kodu Ucuzlattı, Doğru Sırayı Değil

Son yıllarda bir şey değişti. AI ile yazılım üretmek hem ucuzladı hem hızlandı. Bir özelliği hayal etmekle onu çalışır görmek arasındaki mesafe hiç bu kadar kısa olmamıştı. Kulağa önceliklendirmeyi gereksiz kılan bir haber gibi geliyor: madem her şey bu kadar kolay, otur hepsini yap.

Sinsi olan tam burada. Ucuzlayan şey bir özelliği yazmak. Doğru özelliği seçmek ucuzlamadı, hatta daha da pahalılaştı. Üretim kolaylaşınca özellik eklemenin önündeki doğal fren kalkar, her parlak fikir anında koda döner. Tek tek bakınca her biri birkaç saat, birkaç token. Ama plansız yığıldıklarında o küçük maliyetler birbirine eklenir: harcanan token, şişen bağlam, kimsenin bir daha bakmadığı kod, sırtında taşımak zorunda kaldığın karmaşıklık. Özellik başına maliyet düşerken, toplam maliyet sessizce yukarı tırmanır.

İşte bu yüzden “yapabilir miyim” sorusu ucuzladıkça, “yapmalı mıyım” sorusu daha da değerlendi. RICE tam da o ikinci soruyu sordurur. Üretim ne kadar kolaylaşırsa, doğru sırayı seçmek o kadar belirleyici hale gelir. Fren pahalıyken herkes dikkatli sürer; asıl ustalık, fren bedavayken yavaşlamayı bilmektir.

Kimse seni denetlemezken

Bunu en net, tek başıma iş yaparken gördüm. Teknik tarafta duran biri olarak proje yönetimi hiçbir zaman asıl işim olmadı. Ama kendi işlerimi kurarken kimse bana “bu gerçekten öncelik mi” diye sormuyordu. Patron da bendim, geliştirici de, sözde ürün müdürü de. Ve tek kişilik bir ekipte kendini kandırmak, kalabalık bir ekipten çok daha kolay. Seni tutan bir sürtünme yok.

RICE tam orada, o sürtünmenin yerini tuttu. Bir fikre kapıldığımda kendimi o dört kutunun karşısına oturmaya zorladım. Çoğu zaman Confidence kutusuna dürüst bir sayı yazamadığım için, haftalarımı yiyecek bir işe başlamadan vazgeçtim. Beni kurtaran skorun kendisi değildi, o kutuyu doldururken kendime söylemek zorunda kaldığım gerçekti.

Küçük ekip bu yöntemden muaf değil. Tam tersi. Kaynağın ne kadar azsa, yanlış sıraya ödeyeceğin bedel o kadar büyük. Büyük şirket yanlış önceliği absorbe eder, birkaç ay kaybeder, devam eder. Tek kişilik bir girişimde yanlış öncelik, doğrudan hayatta kalma meselesi. Prototipin çalışıyor olması onu ürün yapmaz; aynı şekilde bir fikrin heyecan vermesi de onu öncelik yapmaz. Neyin önce geleceğine karar vermek, ürüne sahip çıkmanın belki de en yalnız kısmı.

Direksiyonu Sayıya Bırakma

Buraya kadar RICE’ı savundum, şimdi kendi savunmama bir çelme takayım. Çünkü bu yöntemin en büyük tehlikesi, işe yaradığını görüp ona fazla güvenmek.

RICE bir navigasyon, direksiyon değil. Dört kutuya yazdığın sayılar senin tahminlerin, kesin ölçümler değil. Özellikle Confidence, isteyerek ya da istemeyerek en kolay şişirilen yer. Bir işi gerçekten yaptırmak istiyorsan, farkında olmadan diğer kutuları da o sonuca doğru büker, ve sonunda önceden verdiğin kararı doğrulayan bir skor üretirsin. Buna “objektiflik tiyatrosu” derim. Tablo bilimsel görünür ama içine kendi önyargını doldurmuşsundur.

O yüzden skoru hiçbir zaman son söz yapmam. Navigasyon “sağa dön” dediğinde gözünü kapatıp dönmezsin, önce öyle bir yol var mı diye bakarsın. RICE bir kararı reddettiğinde de durup sorarım: “Ben mi yanılıyorum, tablo mu?” Bazen sayı beni tembelliğimden kurtarır. Bazen de sayının göremediği bir şeyi sezerim ve tablonun tersine giderim, ama artık bilerek, tesadüfen değil. Sayı sezgiyi gizlemek için değil, sınamak için var. İkisini birbirinin yerine koyduğun an, RICE da senin gördüğün o kötü ürün müdürlerinden birine dönüşür, sadece bir tablonun arkasına saklanan.

Neyi tartıyorsun

Sonunda RICE’ın bana öğrettiği şey, önceliklendirmeden çok daha eski. Bu dört kutu, bir işi tartıyor gibi görünüp aslında seni tartar: gerçekten ne bildiğini, neyi umduğunu, hangi hevesin arkasına saklandığını.

Bu yüzden büyük ekipte de, tek başımayken de aynı yere dönüyorum. Bir hesap makinesi istediğim için değil. Kendi kendime yalan söylemeyi zorlaştıran bir şeye ihtiyacım olduğu için. Skor çıkar, unuturum. Ama o dört soruyu dürüstçe cevaplamak zorunda kaldığım an, kararı çoktan vermiş olurum.