Cathedral in the Jamaica section of Queens

Cathedral in the Jamaica section of Queens. They told the story “of a life barely 20 years lived, and it was jam packed,” the Rev. Alfonso Wyatt said during a rousing and rhythmic eulogy.Baby Brandon with a Big Bird doll bigger than him. I’ve been told I’m a strange political animal by all my friends. cheap jerseys So I’m this hardcore, liberty minded conservative, but I have some of these liberal elements. My dad’s a Democrat, he’s Bernie Sanders supporting.

cheap jerseys “People collect some crazy things,” Hocking said. “That’s an alarming number, to me. I’m really surprised people would pay that kind of money for something like that.” “I guess I should start digging my red jersey out, huh?,” Coomer said, laughing.. cheap jerseys

Story archive for September 2008 Wednesday, Oct. 1 Former Olympian at home coaching gymnastics in Las Vegas New scam targets grandparents Tuesday, Sept. 29 Barker en route home UNLV men’s golf squad named Golfweek’s Team of the Week ESPN’s Kenny Mayne set to emcee UNLV hoops FirstLook 2008 on Oct.

wholesale jerseys from china City shortsShorts don’t have to be either (a) Man Utd kit, (b) brightly coloured evocations of the beach, or (c) look like you should be in a swimming pool. In a good summer, you might just get shorts weather in town. Two things: always show some knee, and steer clear of sportswear. wholesale jerseys from china

“I don’t have a whole lot of mileage on my body, so it’s a plus,” he said. “. I was blessed with the opportunity to have a lot more snaps than I played my previous two years. When they paraded the horse into the auction ring, announcer Terence Collier intoned, “He has been the talk since he got off the grounds. You can understand that. It’s not the first time a 9.4 was seen at a two year old sale, but we’ve never seen a better eighth performed by a two year old in training.”.

Cheap Jerseys china It’s a tenure that bears little resemblance to her Democratic predecessor in the East Wing. Clinton came in promising, along with her husband, a new kind of partnership in the White House. Hillary Clinton was a veteran of the feminist movement and ready to expand the office of first lady to suit her experience and passion for policy. Cheap Jerseys china

wholesale jerseys from china My daughter is two years old and chances are she never experience many ordinary thingsof my youth hearing a dial tone, putting a stamp on a letter, going to Tower Records and smelling that weird hemp smell or listening to a VCR ever so slowly rewind a video. It all be foreign to her. It the same for every generation. wholesale jerseys from china

Cheap Jerseys free shipping Veering into self parody, Trump suggested the current allied campaign to retake the Iraqi city of Mosul from ISIL should have been staged as a sneak attack something that is militarily impossible, given the terrain. He also asserted, mystifyingly, that Iran will be the principal strategic beneficiary of a coalition victory in the battle. It was a display of incompetence and ignorance to put all of Trump previous forays to shame Cheap Jerseys free shipping.

Neden Laravel kullanmıyorum

Yaptığım projelerde,
süreçleri, işlemleri birbiri ile güzelce anlaşabilecek şekilde yapmaya gayret ederim. Birbirleri ile tam bir otomasyon ile anlaşamayan her bir süreç ileride sorun çıkarıp, projenin aksamasına sebep olabilir. Bununla birlikte her çıkan sorun bir geriye dönük ilgi gerektirerek ek maliyet çıkardığı istenmeyen bir durum oluşturur.

Bu yüzden projeleri kodlarken kullandığım araçları seçerken biraz “kıl” davranırım.

Kullanılan araç bana hız kazandırıyor mu ?
Yeni bir versiyonu çıktığında geçmişe yönelik desteği nasıl ?
Bir sorun çıktığında bu sorunu google araması ile çözüme ulaşabiliyor muyum ?
Kim tarafından geliştiriliyor ? canı istediği zaman commit yapan birisi tarafından mı geliştiriliyor.

Mevzu teknoloji ve yazılım ise, “daha iyisi” olmayacağını bilecek kadardır bu işi yapıyorum,
Hani framework daha iyi ? sorusunun cevabı bence yoktur,
Hangi bilgisayar daha iyi sorusunun cevabı bence spesifik değildir,
En iyi programlama dili hangisi sorusuna cevap aramak vakit kaybıdır benim için.

“İhtiyacımı görecek en iyisi hangisi ?” sorusunu sormak bizi daha çabuk çözüme ulaştırır diye düşünüyorum,

En iyi programlama dili hangisi yerine “linux ortamında konsol işlemleri yapacağım hangi dil kendini bu konuda geliştirmiş ?”

Web tarafında api isteklerine cevap verecek bir proje yapacağım, hangi dil bu konuda gelişmiş ? diye sormak bence en iyisi.

Firma olarak Windows Ce kullanan el terminali yazılımından , Facebook uygulamasına kadar bir çok sektöre çözüm üretiyoruz. Kullanacağımız araçları, “bu platform için en verimli araçlar hangileri ?” sorusunu sorarak seçiyoruz.

En iyi dil PHP’dir diye diretseydik, windows ce kullanan bir el terminaline kod yazamayacaktık. Yada en iyi dil .net’dir deseydik, Linux sunucusunda Bash script ile çözebileceğimiz bir başka sorun için .net ile çözüm aramaya çalışacaktık.(çözüm bulamayacaktık.)

Yazılım geliştirme içerisinde Fanatikçe karar almanın faydadan çok zarar getireceğini düşünüyorum.

Çok yakın bir tarihe kadar PHP ‘nin en büyük sorunlarından birisi gelişmiş ve genele yayılmış bir paket yöneticisinin olmaması idi,

 

logo-composer-transparent

her ne kadar resmi olarak çıkmasa da çok yakın bir geçmişte composer oluşturularak, php’nin bu eksiği çok büyük ölçüde giderildi.

Bu işte sözü geçen büyük firmalar bile kendini composer içerisine eklediği için topluluğun composer konusunda ciddi olduğunu da görmüş olduk.

Composer sayesinde artık proje içerisinde kullanacağımız repolara çok daha kolay şekilde ulaşıyoruz.
Tek bir dosya üzerinden repoları yönetip projemize dahil edebiliyoruz.

Composer ile popüler olan bir çok repo, bir kişinin geliştirmekte olduğu “şeylerden” uzaklaşıp farklı sorunlar ile karşılaşan insanların pull requestleri ile birlikte gelişip büyüyor. Bu sayede kendi içinde bir hata takip ve dokümantasyon sistemi oturmuş oluyor.

Yani kullandığınız araçların sorunlarına ve çözümlerine direk o araçların github sayfalarından ulaşabiliyoruz.

bununla birlikte, composer bize php’nin oop gücünü daha iyi kullanmamızı sağlıyor, kullandığı autoload mimarisi sayesinde gerçek bir mvc deneyimi yaşayabiliyoruz.

Bu işe başladığımda ve devamında etrafımda hep kaliteli yazılımcılar olduğundan ötürü,

“OOP dediğin şey çok kullanılan fonksiyonların, sınıf dosyaları içine konulup lazım olunca çağrılması değil mi canım”

fikrinden kurtulmak çok uzun sürmedi benim için.

Bu yüzden Kendi Frameworkümü kendim yazdım dediğim dönemler sadece 1-2 proje ile sınırlı kaldı 🙂

Konunun en başına dönecek olursak,

Yaptığınız proje çevre şartları değişmediği sürece sorunsuz şekilde çalışmalıdır, “Kitap gibi çalışıyor” deyiminin hakkını vermelidir.

Daha önceki bir yazımda, Müşteriye göre şekillenmek konusuna değinmiştim.

İsteklere göre şekillenmek için çok esnek bir yapıya sahip olmanız gerekiyor. Projenizin,  sonradan gelen isteklere göre şekillendirirken kırılmaması çok önemli bir faktör olarak ilk sıraya çıkıyor.

Kullandığınız her bir aracı bir lego parçası gibi düşünebilirsiniz,

ne kadar ufak parçalar ile çalışırsanız, o kadar esnek projeler üretebilirsiniz ve projenin alacağı şekil, sizin hayal gücünüze kalacağı için ortaya muazzam işler çıkabilir.

İşte bu yüzden composer çıktığından bu yana, tek bir framework’e bağlı kalmak yerine, frameworklerin güzel tarafları ile daha esnek araçlar üretebileceğini düşünüyorum.

Gelelim bu durumda Laravel’i neden kullanmadığıma,

1- Sadece ben, hep ben, ben olmuşum laravel !

Laravel Tek ADAM projesi, bunu ben değil Laravel’i yazan arkadaş diyor,

 

Laravel asla bir community projesi olarak başlamadı.

Tek bir geliştiricinin “Php ile Ruby gibi yazsak nasıl olur ?”  fikri üzerine, yine benim az önce bahsettiğim şekilde ufak araçların composer ile bir araya getirmesinden ibaret.

CodeIgniter‘ın geliştirilmesinin durdurulmasının ardından, ortaya çıkan, “basit, günü kurtaran bir framework” ihtiyacını karşılayabilecek yetkinlikte bir framework laravel.

Yani beni, geçmişe yönelik destek ilgilendirmiyor, günü kurtarmak için yazılım yapıyorum laravel ile yapıp geçeceğim diyorsanız Laravel tam size göre.

2- Biz bir aileyiz ama kararları ben veririm! 

Opensource topluluğuna göz kırpan bir projeyi temelden ilgilendiren kararları tek adam tarafından alınması sonucu ortaya çıkan sonuçları geçmişte gördük,

Mesela Pardus’un sonunun başlangıcı, topluluk redmine istediği halde jira’da direten proje başları sayesinde olmuştu,

Yine Ubuntu’da , pencere butonlarının topluluğun istememesine rağmen sağda değilde solda diretilmesi örnek olarak verilebilir, Söz ubuntu’dan açılmışken, ubuntu firmasının unity’den tutunda arama bilgilerinizin başkaları ile paylaşılmasına kadar olan bir yelpaze bile ortaya çıkan şey Open Source olsa bile kararı biz vereceğiz! diretmesinden başka bir şey değil.

Ubuntuyu birinci işletim sistemi olarak kullanmayı bırakmama sebepte bu tutumlarıdır. Benim gibi bir çok kişi var.

hal böyle olunca,

projeye gelen pull request’leri bile merge etmek yerine kendisi copy paste ile sisteme ekleyen bir adam’a ne kadar güvenebilirim ?

https://github.com/laravel/framework/graphs/contributors bu linkten de görebileceğiniz gibi laravel’in büyük bir kısmı @taylorotwell tarafından yazılmış gözüküyor.

adam fırsat bulduğu her platformda “Ehe naber ? laraveli ben yaptım, benim bu proje” demekten kendini alamıyor.

3- Versiyonlama sorunları.

Can alıcı kısım bu aslında.  Laravel Semantic Versiyonlama ile yazılmıyor, örnek verecek olursak,

bir yazılımın 1.2.4 versiyonu ile 1.2.5 versiyonu arasında çok büyük değişiklikler olmaz, yani siz bu aracı kullanırken 1.2.4 versiyonunu 1.2.5 versiyonuna yükselttiğinizde projenizin çalışmasına devam etmesini beklersiniz.

Laravel’de durum böyle değil, 1.2.4 versiyonunda desteklediği bir kütüphaneyi yada metodu, 1.2.5 versiyonunda komple kaldırmış ve yerine bambaşka bir metod eklemiş olabiliyor. Böyle olunca bu gün yazdığınız kod, laravel güncellendikten sonra tamamen çalışmaz hale gelebiliyor.

Mesela, Python 2 varken ve halen geliştirme süreci devam ediyorken, Python 3 çıkmasının ve onunda geliştirilmesinin sebebi budur,

yada Opencart 1.5.5.6 sürümü varken Opencart 2.0.0.0 ‘ın çıkmasındaki sebep budur,

köklü değişiklikler olduğunda sizin ürününüzü kullananların “mağdur” olmaması için bu tarz versiyonlama sistemi kullanılır. Bu her şeyden önce “saygı” sorunudur.

Temel amacımız sorunsuz çalışan bir sistem ise, bu şekilde “ya ruby’de şu özellik var, laravelde neden yok demesin millet, bende bunu ekleyeyim o zaman” diyerek kafasına göre versiyonlama yapan bir adamın ortaya çıkardığı üründen ne kadar fayda bekleyebiliriz ?

 

4- Kullanıcıların sorun çıktığında çözüme ulaşmasının önünü tıkamak.

Geçtiğimiz günlerde Laravel, github üzerindeki issüeleri sildi ve artık sorunları forumlardan sorulmasını istedi.

Hem kafana göre versiyonlama ile işler yapacaksın, hem sorun çıktığında “buralar çok karışık oluyor” gerekçesi ile çözüm yollarını tıkayacaksın.

Benim hızlıca çözüme ulaşma kriterim de burada çuvallıyor, üstelik “Laravel Auth Problem”, “Laravel Orm Problem” gibi çok genel aramalarda çıkan sonuçların içinde bir de hangi versiyon olduğunu aramak zorundayım.

 

5- Standart üretme çabası ile saçmalama.

Php ‘de interface olarak kullanılan şeyleri alıp, bunların adına Contracts diyor.

Php’nin adı çıkmış bir kere, Çok dağınık, düzensiz kod yazılmasına izin veriyor, hali hazırdaki interafece özelliğinin adını değiştirip yeni ve ayrı bir sistem gibi sunalım gibi bir düşünce hakim.

Bu hem kısa hem de uzun vadede çok daha büyük sorunlara gebe kalacak bir düşünce, topluluk desteğini hiçe sayıp her şey “benden” geçecek dedikten sonra, kullandığınız her aracın contratsını yazacaksınız demek tutarsızlık.

Laravel ile kodlama yaparken yine kör dövüşü yapıp, ben contracts yazmam diyorsanız Laravel kullanmanın anlamı ne o zaman ?

Hali hazırda Composer paketleri içerisinde görüp beğenip kullanmak istediğiniz bir aracın kendi interface’i, bundle’ı yada provider’i varken neden laravel’de contracts yazayım ? (yoksa)

Ben composer ile çekip $repo = new repoClass(); diye her yerden ulaşabileceğim bir aracı, neden sadece laravel içerisinde çalışacak bir hale sokmak isteyeyim ?

“Kırk Küp Kırkınında Kulpu Kırık Küp” gibi bir metni, “kirk-kup-kirkininda-kulpu-kirik-kup” şeklinde url formatına çevirecek bir araç kullanmak için, composer.json’a tek bir satır ekleyerek istediğim yerden çağırıp kullanmak yerine neden sadece laravel’de çalışan bir şeye dönüştüreyim ?

Hızlı sonuç alma fikri nerede kaldı ?

Yine aynı şekilde, $nesne = new Nesne(); demek varken, neden make gibi bir metod ile ide dostu olmayan bir yöntem kullanayım ?

6- Kalıplara sokarken özgünlüğünü yitirme.

Projeyi parçalara ayırarak oluşturmayı legolara benzetmiştim,

Laravel’de aslında parçalara ayrılmış repolardan oluşuyor ancak yukarıda saydığım şeylerden ötürü her bir parça kendi özgürlüğünü bırakıp laravel’in diretmelerine maruz kalıyor.

Siz güncel paketleri bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan şey şu olurken :

6177_lego_builders_of_tomorrow_box

Aynı işi laravel yaptığında ise ortaya şöyle bir şey çıkıyor :

 

lego-castle-70404-kings-castle-box

 

Laravel’de size lego sunuyor ama sunduğu parçalar Laravel’in baştan düşündüğü şeylerin dışına çıkamıyor. Böyle olunca da Laravel Programcısı oluyorsunuz, Php ile alakanız kalmıyor, Laravel’in ürettiği çözümlerin dışına dahi çıkamıyorsunuz.

Senelerdir Visual Studio illetine mahkum kalan .net tayfası için aynı şeyleri söylemedik mi ? (kendim de visual studio kullanıyorum, windows ce ‘ye sadece VS2008 ile yazılım üretebiliyorsunuz :'( )

7- Destek, Destek, Destek.

Zend Framework 1 , ilk olarak 2007 yılında yazıldı, zamanla üzerine yeni versiyonlar eklendi, semantik bir versiyonlama kullandığı için ilk versiyonda yazılan (2007 yılında) bir yazılım bugün bile sorunsuz çalışabiliyor,

üstelik Zend Framework 2  adında yep yeni bir sürüm çıkmasına rağmen hala Zend Framework 1 için güncellemeler yapılıyor.

Bir diğer Framework olan Symfony, bir kaç gün önce LTS sürümünü duyurdu.

Ama laravel’in kendi sitesinde bile 4. sürümünden öncesi için dokümantasyon bile yok.

8  – Taklitler aslını yaşatır.

Ruby ‘den esinlenerek tek bir adamın inisiyatifinde olan Ruby çakması bir yapı kullanacağınıza, aynı basitlikte ve gerçekten topluluk tarafından geliştirilen Ruby’e geçmeniz daha faydalı olacaktır, üstelik MVC nedir sorusuna verecek az çok cevabınız varsa Ruby’nin öğrenme süresi size çok ama çok basit gelecektir.

 

 

 

Sonuç olarak ;

Yazdığım kodun ileride de sorunsuz çalışmasını istediğim için,

Günü kurtarmak için kod yazmadığım için,

Kullandığım araçları  “Herkes bunu kullanıyor, demek ki en iyisi bu” gibi bir argüman ile seçmediğim için,

Benim yazacağım kodun standardını bir topluluk değil de keyfe keder kararlar alan birisinin belirmesinden rahatsız olduğum için,

İstediğim zaman istediğim yeni araçları ekleyebilmek istediğim için Laravel Kullanmıyorum.

 

Peki ya çözüm önerisi: 

Elbette var,

ilk tavsiyem, kendini ispat etmiş, bu işe yatırım yapmış frameworkleri kullanın (Yii, Zend, Symfony gibi) , framework seçerken “en hızlısı buymuş” diye seçmeyin, Hız değişkeni en son dikkat etmeniz gereken faktör.

Diğer tavsiyem, yine kendini ispat etmiş toplulukların desteklediği paketleri ihtiyacınıza göre birleştirin. Girin Github’a bakın, Php’nin yüksek versiyonları ile geliştirilen projelerde neler kullanılmış inceleyin.

Mesela firma olarak kullandığımız yöntemden örnek vereyim,

Zend FW 1’in route yapısını sevmiyorum, bunun yanında view olarak Zend Framework 1’in harika olduğunu düşünüyorum,

Database katmanında ORM kullanma taraftarıyım, çünkü projesini yürüttüğüm firma 2 gün sonra bir şirket kararı olarak bundan sonra “Mysql yerine Mssql” kullanmak istiyoruz dediğinde oturup tüm sorguları elden geçirmek istemiyorum,

hatta yıl olmuş 2015 neden hala sql kodu ile uğraşayım ki ? Bu yüzden Doctrine kullanmak istiyorum,

Symfony’nin Route yapısı harika, kendim route katmanı oluşturana kadar bu iş için yine symfony tayfasının yaptığı Silex adında micro framework var onu kullanırım. Üstelik Silex için hemen hemen tüm çevre birimler için (redis, elastic search, doctrine  vs vs) provider mevcut.

Bu anlattığım yapı için başka bir blog yazısı yazacağım.

 

İyi kodlamalar.

 

Ekleme 1 : (02.04.2015)

Bu yazıya bir ekleme yapmak istemiyordum,
İçerisinde küfür geçmeyen tüm yorumları yayınlama gibi bir kuralım vardır.
Ama artık, yazıyı okumadan sadece yazının başını ve sonunu okuyarak yorum yapan üstelik bu yorumlarında da yazı içerisinde söylediğim şeyleri bana sanki söylememişim gibi sav olarak sunan yorumları artık onaylamayacağım.
Okuma yazma bilmeyen insanların yorumları, bu yazıya ve konuya bir şey kazandırmayacaktır.

Teşekkürler.

Mevzuatta yok

Yazının başında ilk olarak William Edwards Deming‘den bahseyim.

Mr. Deming, Kalite Yönetimi kavramını bize tanıtan kişidir. Kendisi Amerikalı bir istatistikçidir ve 1993 yılında 93 yaşında vefat etmiştir.

2. dünya savaşı sonrası yaşanan soğuk savaş döneminde Amerika’nın üretimini yoluna koyması ve Japonya ekonomisini yükseltmesi ile tanınır.

Yazının yazılma amacı da bu zaten, Bugün Japonya ekonomisi yükselmesini bizim mevzuatlarımıza borçlu.

2. Dünya savaşının ardından Avrupa’nın sanayisinin çökmüş olması, çok fazla kayıplar vererek iş gücünün azalmış olması yüzünden üretim daha çok amerika tarafında kaymıştı.

Üretimin fazlalaşması sayesinde de Amerika Savaş sonrası dünya ekonomisinde söz sahibi olmaya başlar. Tam bu dönemde Amerika’da yaşayan Mr. Deming, kalite yönetimi konusundaki çalışmalarını tamamlayarak fabrikaları dolaşmaya ve kalite yönetimini anlatmaya çalışır.

Dünyadan gelen taleplere cevap veremeyen ve halihazırda önlerindeki birkaç yılı kapsayacak siparişler alan fabrika yöneticileri o dönem kalite yönetimi kavramını pek sallamayıp, kulak arkası ederler. Ne de olsa işler tıkırındadır.

Savaş sonrası ülkeler ekonomilerini toparlamak adına hamleler yapmaya çalışıyor, üretimi yükseltmek için girişimlerde bulunurlar.

Japonya, savaşta mağlup olduğu için amerikan işgal valisi tarafından yönetilmektedir. Ülke ekonomisinin düzeltilmesi için çalışmalar yapmakta ancak kendisi için içinden çıkamadığı için Amerika’dan yardım istemektedir. Dünya barışı için Japonya üzerine iki tane atom bombası atan Amerika, şimdi de yine barış için yaraları sarmaya çalışmaktadır. *

Bu yüzden Amerika’dan Japonya’ya istatistikçilerin gitmesi kararlaştırılır. Tabi Bir tarafta Ekonomisi iyileşen Amerika, diğer tarafta ise daha yeni iki tane atom bombası yemiş olan Japonya var. Bu yüzden bir çok bilim adamı Japonya’ya gitmeye yanaşmaz.

Bu sırada durumdan haberdar olan Mr. Deming Önce Avrupa’ya ardından da Türkiye’ye gitmek şartını koşarak Japonya işini kabul eder.

Türkiye’ye uğramak istemesindeki temel sebep, 2. dünya savaşına girmemiş olmamız ve Avrupa’ya nazaran daha verimli ve genç işçi gücümüzün olması, Üstelik “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir ” sözünü söyleyen bir ülke bilimsel gelişmelere açık bir ülke olmalı diye düşünür.

Atatürk’ün başlattığı eğitim hamlesi ile cumhuriyetin ilk yıllarında yurt dışında okumak için gönderilmiş öğrenciler yeni yeni ülkelerine dönmüş ve iş başı yapmış olduğu için hepsi Mr. Deming’in dediklerini anlarlar, üzerine konuşurlar, tartışırlar. Böylesine bir ortamı gören Mr. Deming çok heyecanlanır ancak bu heyecanı çok uzun sürmez.

Anlattığı iş planları, yapılması gereken yenilikler ve çıkarılması gereken kanunları söylediği bürokratlar bu isteklerini “Mevzuatta yok” gerekçesi ile kabul etmeyerek geri çevirirler. Mr. Deming büyük bir hayal kırıklığı ile Japonya’ya gider.

1950 yılında Japonya’da mühendisler ve bilim adamları * Mr. Deming’i çok iyi ve hevesli şekilde karşılarlar,

Mr.Deming’in söyledikleri ve planları çabucak kabul görür ve kendisi Japonlara toplam kalite yönetimini öğreten kişi olarak tarihe geçer.

 

Cover Resmi

 

 .

Dinlediğim Türkçe yerli podcastler ve hangoutlar.

Kod yazarken çift monitör kullanıyorum genelde,

bu monitörlerden birisi debug ve test kısım için,

diğer monitör (Genelde notebook’un kendi ekranı) kodu yazdığım alan oluyor.

yine kod yazarken bir şeyler dinlemek motivasyonumu güçlendiriyor. Müzikten dinlemekten ziyade daha çok muhabbet yada anlatım odaklı şeyler dinlemeyi daha çok tercih ediyorum. Sanırım bunun en büyük sebebi home ofis çalıştığım için muhabbete hasret kalmam olabilir (:

hal böyle olunca aktif olarak kullanmadığım monitörüme de dinlediğim şeylerin pencerelerini sürükleyip bırakıyorum.

bu yazıda dinlediğim içerikleri paylaşmak istedim,

Listeyi belli bir sıraya göre yapmadım.

 

Modern sabahlar : Radyo Odtü’de her sabah  Ege KAYACANFahir ÖĞÜNÇ ve Oktay DEMİRCİ tarafından hazırlanan  sabah programının reklamlardan ve müziklerden arındırılmış konsantre hali, güne başlamak ve onların muhabbetine ortak olmak çok keyif verici. Özellikle yeni sezon içerisinde ekledikleri ufak kişisel alanlar tadından yenmiyor.

Kayıt BaşladıBora ÜNAL ve Berkay ÜNAL‘ın “Üzerinde konuşulacak o kadar konu var ki” sloganı ile kayda aldıkları çok güzel bir podcast serisi, uzun sezon araları olmasa daha mı güzel olurdu yoksa güzelliğini bu aralara mı borçlular bilemedim.

webBox5 : Haftada bir kere ve beş dakikalık süreler ile webBox ekibi tarafından doldurulan, kendi kullandıkları teknolojilerin ekosistemi etrafındaki yenilikleri anlattıkları kayıtlar. Referans olması ve haftanın özetini almak için harika içerikler.

Çikolatalı Akan Kek :  Fehmi Can SAĞLAM‘ın “sektörü” kendi tecrübeleri ve yanına aldığı konukları ile harmanlayarak kayda aldığı içerik olarak dolu dolu podcast’i öyle ki bazen konuları kaçırmamak ve daha iyi hafızaya almak için aynı podcasti iki kere dinlemek gerekebiliyor.

DevPod : Adından da anlaşılacağı gibi yazılım geliştirme üzerine içeriklerin Uğur ÖZYILMAZEL tarafından kayda alındığı bir diğer podcast kanalı, eski siteleri tumblr blog’u idi şimdi org domainine geçerek devam ediyorlar.

Açık Bilim :  http://yalansavar.org/ ekibinin içinde bulunduğu ve http://www.acikbilim.com/ adresinde yayın yapan bir podcast kanalıydı ancak yeni içerik üretmeyi bırakmışlardı, sonradan da içerikleri sanırım siteden kaldırmışlar, internetten bölümlerine ulaşmak mümkün, Ayrıca youtube kanalları üzerinde 2 bölümlük hangoutları var: http://www.youtube.com/channel/UCPJMeV-8JzPQOLcP_3dcogA

Bu masada peri yok : Benim gibi Alaylı olan ve bu durumun zorluklarını çok iyi ifade eden ve yine aynı zamanda benim gibi evden çalışan Abdullah UĞRAŞKAN‘ın kayda alıp yayınladığı ismi güzel, içeriği ayrı güzel podcast kanalı.

Kapak Olsun Tv : Artık yeni yayın yapmıyorlar ancak eski bölümleri halen bir ansiklopedi edası ile duruyor.

Adaptasyon : Yeni yeni günümüzden geçmişe doğru dinlemeye başladığım ve çok geç öğrendiğim bir podcast kanalı tavsiye ederim.

Vimeo Etohum Kanalı : Aslında vimeo Burak Buyukdemir kanalı demek lazım. İsmi ne olursa olsun içerik olarak çok kaliteli videoların ve anlatımların olduğu güzel bir kanal buradan videoları izleyip gaza gelmek yerine, tecrübeleri dinleyip elimdeki işlere uygulamak daha verimli oluyor benim için.

Yeni podcastlar eklendikçe bu sayfayı düzenleyeceğim.

Varsa sizin de önerileriniz dinlemek isterim.

Düzenleme – 02.03.2015

Güzel insanlar olan açık bilim ekibi yeniden bizlerle olmaya başladı, Eski Açık Bilim radyo yeni adı ile muhabbet teorisi ile yayına devam ediyor, 2 tane harika bölümü geride bıraktılar bile. Adresi : http://www.acikbilim.com/category/yayinlar/radyo-programi.

Ön yargı

Ön yargının zararsız bir şey olduğunu anlatıp ön yargı ile birlikte cehalet ve ego varsa işte bunun çok zararlı olduğuna dair bir yazı yazmak istemiştim aslında, sonra fikrimi değiştirip kendi hayatımdaki ön yargıları bari yazayım dedim.

Kültür sanat adına İngiliz soğukluğu ile ortaya çıkmış şeyleri severim,

Ne kadar ciddi şeyler olurlarsa olsunlar kendi içlerinde bir mizah barındırıyorlar hatta çoğu zaman bu mizah absürt diyebileceğimiz seviyelere ulaşıyor ama o eserin ciddiyetinden fazla bir şey kaybettirmiyor. İşin uzmanı da değilim şahsi fikrim bu.

Mesela The IT Crowd gibi bir dünya hayal edemezsiniz, o kadar absürt karakter bir araya gelince sanki bir masal aleminden bahsediliyormuş hissi uyandırır ama her bir karakteri teker teker ele aldığınızda günlük hayatta karşılaştığınız veya karşılaşmanız muhtemel insanlar olduklarını görürsünüz.

Diğer taraftan az biraz tarih okuduğunuzda ise İngilizlerin aynı absürt tutumlarının aksine nasıl canavar olabileceklerini görebiliyorsunuz. O yüzden hep derim, İngilizler keşke sadece edebiyat ve müzik ile uğraşsalarmış, mesele insani değerler olduğunda “soğuk olmanın” hakkını veriyorlar. (daha doğrusu vermişler demek lazım), Geçmişte yaptıkları “İngiliz oyunları” neticesinde artık bir ön yargı oluşmuş durumda bundan sonra benzer konulara temkinsiz yaklaşmak mümkün değil.

Neyse efenim konu uzun biz devam edelim,

İlk okulda varoş bir okuldan nispeten daha “elit” diyebileceğimiz öğrencilerin geldiği başka bir okula naklim yapılmıştı, geldiğim okulun durumu ve benim tipim sebebi ile nakil işlemi de aslında bakarsanız çok sancılı olmuştu hatta okul müdürünün inadı yüzünden yarım dönem okula bile gidememiştim. 2. sınıfın 2. dönemi başlamıştım okula. Şimdi bunu yazarken fark ettim aslında ben ilkokulu 4.5 sene okumuşum. Ön yargılarda diretmek, sonunun nasıl biteceğini bildiğiniz halde çok fazla zarara sebep olabiliyor, okul müdürü’nün ön yargılı davranmasında sorun yoktu ancak bu ön yargısını egosu ile harmanlayıp, Değil milli eğitim müdürü reisi cumhur gelse “bunu” okula kaydettirmem! diyerek köprüleri yakmıştı, neticede biz reisi cumhura gitmeden de sadece milli eğitim müdürü ile sorunu çözmüştük. Olan benim yarım yılıma olmuş.

Hani geçmişinizde üstünü örtmek istediğiniz çok fazla kötü anınız olur ama her fırsatta pörtleyip önünüze düşer ya, işte ilkokul sınıf öğretmenim sayesinde bu tarz çok fazla anım var, Babamın mesleği üzerinden beni sınıflandırıp “Sen bakkal çocuğusun bu kitabı okumuş olamazsın” diyerek okuduğum Sherlock Holmes kitabına inanmayıp bana Ökkeş lunaparkta kitabını okutturmuştu.

Muzaffer İzgü kötü bir yazar değil. onun kitaplarından birisi bana bir aşağılama unsuru olarak zorla okutturulduğu için benim yazarlar listemde üst sıralarda bir olamayacak gibi duruyor. Başkalarının hayatlarımıza yaptığı müdahaleler neticesinde de ön yargılara sahip olabiliyoruz sanırım.

Hazır yeri gelmişken belirtmekte fayda var ilkokul öğretmenim kadar hayatımdaki travmaların bir diğer mimarı da Ömer Seyfettin‘dir.

Nispeten kendisi ile aynı dönemlerde yaşayan Walt Disney gibi çocuk sevgisi ile dolu olsa da Walt Disney’in çocuklara iyiyi kötüyü anlatmak için seçtiği yol Ömer Seyfettin’e nazaran daha çok çocuk ruhuna hitap eder.

Oysa Ömer Seyfettin Japon korku filmleri gibi kesin ve net sonuçları olan hikayeler ile konuyu kurgular,  Kaşağı olsun Diyet olsun bu kitapları bitirip ardından kitabın etkisi geçene kadar zombi  gibi dolaşmayan bir çocuk var mıdır acaba.

Direksiyonumuzu tekrar konumuza doğru çeviriyoruz,

Efenim kapak resminde de gördüğünüz kabak çiçeği gibi duran abimizin adı Martin Freeman.

Ben kendisini Sherlock dizisinde tanıdım ve büyük bir ön yargı ile oynata oynata Dr. Watson rolünü bu adama mı oynatmışlar dedim.

Gerçi ben aynı ön yargı ile Sherlock’e bolca atıfta bulunan House MD. deki Wilson (watson alternatifi) karakterini de beğenmemiştim ancak hala beğenmiyorum.

Sonradan fark ettim Martin Freeman,  Dr. Watson rolü için biçilmiş kaftanmış, özellikle 2. sezon 1. bölümdeki performansı ile ön yargılarımın yersiz olduğunu anladım.

Kendisinin oynadığı yapımlardan bir diğeri de Fargo, Fargo başlı başına bir sanat eseri gibi duruyor. Kullanılan müzik, kamera açıları, diyaloglar her biri ayrı güzel.

Bu adamı oynadığı yapımlarda izlerken çok eğleniyorum, Eğer ön yargılarımda ısrarcı olsaydım muhtemelen hem bu yapımları izlemeyecek hemde zevk almamış olacaktım.

Meselenin özü ön yargılı olmak değil, ön yargılarınızda ısrar etmemek.

 .

Hansen is too a quoted in the media and conducts empowering workshops roughly the state http://typemyessays.com All relevant points may be utile. We suffer a stern policy on deadlines with our writers

En büyük düşmanımız

Direk cevabı vereyim, yine biziz.

Duvar filmini bilenler bilir,
Yılmaz Güney bu filmin senaryosunu yazıp kendisi yönetmiş, film fransada çekilmiş ve dönemin hükümeti tarafından gösterimi yasaklanmış (yaneolacağıdı)
dedim ya kendi kendimize düşmanız diye daha burada başlıyor aslında örnekler.

Filmde Tuncel Kurtiz’de oynamaktadır, zaten filmde oynayanlardan bir kaç tanesi dışındaki herkes ilk defa kamera görmüş.

Hukuksal olarak en iyi şekilde yönetilen ülkelerden tutunda, Babadan oğula geçen insanların yönettiği ülkelere kadar açılan bir yelpazedeki hükümetler genelde baş edemeyeceklerini düşündükleri fikir yada olaylara karşı genelde çok keskin ve acımasız kararlar alırlar, alınan bu kararlar hep yanlış sonuçlar doğurur ve ülkeler zamanında yanlış alınmış kararların ceremesini uzunca seneler çekmek zorunda kalır.

bunun en son örneğini de herkesin özgürce yaşandığı Amerika ellerinde görüyoruz, M.i.T makalelerini çalmak ile suçlanan ve ömür boyu hapsi istenen  Aaron Swartz ‘ın yaşananları kaldıramayıp intihar etmesi neticesinde aslında halk devletin izin verdiği çizgiler içerisinde özgür olduklarını görmüş olduk.

örnekleri ülke ülke bölmek mümkün tabi ama biz filme geri dönelim,

demin saydığım tepkiler sebebi ile Duvar filmi’de yasaklanmış ve uzunca yıllar yasak kalmış sonradan da yasak kalkarak yerli sinema salonlarında oynamaya başlamış,

tabi duvar filmi sadece bir örnek mesela, 1952 senesinde Aşık Veysel’in hayatını konu alan Karanlık Dünya filmi “Anadolu’da kurak toprak yoktur” gerekçesi ile yasaklanmış. sansür uygulayan makamları rahatsız eden sahneler kesilerek ancak bir sene sonra yayına girebilmiş.

Duvar filminde meşhur bir şiir sahnesi vardır,

çocuklardan birisi koğuşta şiir okur, daha doğrusu filmin kendi gerçekliğinde yaşanan olayları şiirsel olarak anlatır, ancak bu durumdan rahatsız olan koğuştaki diğer çocuklar durumu yönetime şikayet eder, çünkü şiir içerisinde otoriteye ve kutsala dil uzatılmış, hapishanenin bölünmez bütünlüğü bir şiir ile sekteye uğramıştır sonrasında ise çocuk idareye çağrılıp şikayet edenler ile yüzleştirilerek cezalandırılır.

Filmden orjinal sahne yukarıda, 1:12 itibari ile tam bahsettiğim düşmanlığı görmek mümkün. 1:46 ile de en tepe noktasına ulaşıyor. (Okusana lan okusana)

Konunun ispiyonculuk ile alakası yok bilakis “ben görevimi yaptım” fikrinin insanlara nasıl kararlar aldırdığına örnek var.

Duvar filmi konumuza giriş için güzel bir örnekti benim için, kendi mutluluğumuzun önüne en büyük engel yine biziz, yardımlaşma birlik olma gibi duyguları bir kenara bırakıp güce tapma, otoriteye göz kırpma gibi bir huyumuz var insanoğlu olarak.

Sürekli olarak güçlü bir nişan istiyoruz önümüzde,

Kendilerini Firavunun zulmünden kurtardıktan sonra dağa çıkıp emir bekleyen Hz. Musa’nın ardından “Musa dağda iken insanlara güçlü bir simge lazım” diyerek Hz. Davut’un yaptırdığı Altın Buzağı gibi.

Yada tekrar çıkıp gelmesi beklenen eski liderler gibi, insanlar sürekli güçlü bir simge bekleyip hayal ediyorlar.

Olaya film romantizminden değilde bilimsel olarak bakmak gerekirse

elin oğlunun zamanında konu ile ilgili yaptığı süper bir deney var adı da Milgram deneyiDeney adını, Yale üniversitesinde psikolog olarak görev yapan Stanley Milgram  ‘dan alıyor.

Deney özetle,

Otorite diye tabir ettiğimiz gücün verdiği emirler ile, bu emirleri yerine getiren insanların vicdani değerleri çakıştığında insanların otoriteye itaat ederek vicdani değerlerini hiçe saymasını konu alıyor.

Daha açık söylemek gerekirse “ben görevimi yaptım” konusunun temeline iniliyor,

2. dünya savaşında Yahudileri çalışma kamplarında yakan Alman subayların savaş sonrası “biz verilen emirleri uyguladık demeleri” gibi. yada yakın geçmişte “biz görevimizi yapıyoruz” bahanesi altında öldürülen gencecik çocukların kahraman katilleri gibi.

Zaten deneyin çıkış çıkışı,  özünde tam bir pislik çıkan Nazi Almanya’nın  Yahudiler ile ilgili politikasını belirleyen Adolf Eichmann‘ın yargılanma süreci ile başlıyor.

Deney şöyle gerçekleşiyor,

Gazete ilanı ile bir adet kurban seçiliyor, seçilen denek, kendisi gibi denek olduğunu düşündüğü bir başka kişi ile beyaz önlük giyen iki doktor (görevli) ile beraber deney odasına alınıyor,  Deneklerden birisinin öğretmen, diğerinin de öğrenci olması gerektiği söylenerek bir kura çekimi gerçekleşiyor, tabi tahmin edeceğiniz gibi kura çekimi sahte, içeride konudan habersiz tek bir kişi var oda gazete ilanı ile gelen deneğimiz, kendisi kura sonucunda öğretmen oluyor (hep)

deneyin özelliği şu,

öğretmen, üzerinde elektrik şalterlerinin olduğu bir masaya oturur ve elektrikli sandalyeye oturan öğrencisine önce soruları ve cevapları okur, ardından soruları teker teker tekrar sormaya başlar, öğrenciden daha önce cevabı okunan soruların cevaplarını hatırlayarak söylemesi beklenir eğer öğrenci doğru cevap vermezse öğretmen önündeki şalterleri sırası ile açarak öğrenciye şok verir. Her bir şalter bir önceki şalterden 15 volt fazla elektrik vermektedir. yani tüm şalterler açıldığında 450 volt gibi insan sağlığını tehlikeye sokabilecek bir değer ortaya çıkmaktadır.

tabi burada öğretmen dışında herkes oyuncu / figüran olduğu için ortada gerçekten fiziksel bir elektrik verme durumu yoktur, ancak öğrencimiz bilerek yanlış cevap vererek şalterler açıldığında da numaradan adeta bir Azer Bülbül gibi titremektedir.

deney ilerledikçe öğretmen görevindeki deneğimiz, karşısında acı çeken öğrencisinin durumunu görerek vicdan azabı çekmeye başlar, bu süreç içerisinde beyaz önlüklü otoriteyi temsil eden görevlilerin kendisine deneyin selameti açısından görevi tamamlaması gerektiği direktifleri verilmeye başlar,

bir süre sonra adam vicdani değerlerini bir kenara bırakarak otoritenin isteklerini uygulamaya başlar bir nevi robotlaşır.

Deney sonucunda

40 tane denekten 26 sının en yüksek değer olan 450 voltluk şalter dahil tüm şalterleri huzursuzluk hissetseler dahi açarak bu yüksek gerilimi öğrenciye verdikleri görülüyor,
Tüm denekler deneyin bir yerinde durup, napıyoruz lan biz diye deneyi sorgulamış hatta vereceğiniz parayı geri vereyim bırakalım diyenler bile olmuş ancak hiç kimse  300 volta kadar gerçekten vazgeçmemiş.

daha da ilginci deneklerin büyük bir çoğunluğu “Allah hepinizden razı olsun bu deneyden çok memnun kaldım” şeklinde beyanat vermiş.

Ben bu deney sayesinde, bu gün gücü simgeleyen makamların işlediği suçlara karşı ses çıkarmayanların, neden vicdan azabı çekmediğini öğrenmiş oldum.

Beni tüm bunları yazmaya iten şarkıda şudur :

* cover.

Hiç bir şey yapmadan durabilmek

Tavşanın birisi ormanda gezerken, ağacın tepesinde hiç bir şey yapmadan duran kartalı görür,

kartala, bende senin gibi hiç bir şey yapmadan durabilir miyim ? diye sorar tavşan. Kartal ise neden olmasın diye cevap verir,

tavşanda hiç bir şey yapmadan olduğu yerde durmaya başlar,

bir süre sonra bir tilki durum fark eder ve tavşanı yakalayarak yer.

Hikayenin özeti şu, eğer çok yüksek mevkide bir yerde değilseniz hiç bir şey yapmadan duramazsınız, Sürekli ve durmadan çalışmanız gerekir.

Son zamanlarda işleri durmak ve mazeret üretmek olan çok insan görmeye başladım tilkinin birisi gelip üstünüze atlamadan çalışmaya başlamak en iyisi.

 

Cover Resim

Müşteriye göre şekillenmek

Türkiye’de daha doğrusu Osmanlı’da öğle yemeği alışkanlığı, 19. yüzyılda kırım savaşı sebebi ile İstanbul’da konaklayan İngiliz askerleri sayesinde başladığı rivayet edilir.

Müşteriye göre şekil değiştirmenin en güzel örneği bu olsa gerek,

bunun dışında şu an yaptığımız en büyük hata ortaya çıkardığımız ürünü müşteriye göre şekillendirmek yerine müşterinin o ürüne veya hizmete göre şekil almasını beklemek.

Ürünü, mümkün olduğunca az özellikle ve hızlıca çıkarıp kullanıcı kitlesinden gelen isteklerin oranına göre şekillendirmek en doğrusu.

 

* İngilizler ve Kırım savaşı geçtiğine göre bir bilgi daha vermek gerek, iron maiden isimli efsane metal grubunun maskotu olan ve The Trooper albümünün kapağını süsleyen şu resim kırım savaşına atıfta bulunmaktadır.

 

cover resmi : http://chirkhef.deviantart.com/art/water-in-a-cave-II-411906434?q=gallery%3Achirkhef%2F190103&qo=9.

Do My Essay Review Representative Unveiling In the end odd fact almost this the Anasazi she loves, Sydney are writing approximately negligence and recklessness. http://www.seoandwebservice.com Where did you see it? What did it shuffling you guess Write almost what youd do whether you were a grown-up for one day Information g

Neredesin ?

Alexander Graham Bell telefonu icat etmeden önce birisine “neredesin ?” diye sorabilmeniz için soruyu yönelttiğiniz kişinin karşınızda olması gerekiyordu, aslına bakarsanız bu öyle bir durumda bu soruyu neden sormak isteyesiniz ki ?

kimi zaman içinde bulunduğumuz durumlarda soracağımız sorularında bir anlamı olmuyor, yani soruyu sorsanız bile o ortamdan cevap çıkmayabiliyor. Böyle durumlarda geri çekilip resmin tamamına bakmaya çalışmak en iyisi.

şu an aklımıza gelmeyen ve ileride çok anlam kazanacak sorular neler acaba, bu sorunun cevabını yıllar geçtikçe öğreneceğiz.

 

 

* Cover Resim : http://alinasavin.deviantart.com/art/telephone-46304809. Behance – Online Casino Spellen

Her sayfaya bir numara verelim, elif diyelim be diyelim

Muhtemelen 1470 yılına kadar binlerce belki yüz binlerce kitap basılmıştır.

Basılan bu kitapların kategorileri farklı olsa da bu kitapların hepsinde tek bir ortak nokta varmış, 1470’e kadar basılan hiç bir kitapta sayfa numarası yokmuş, cildi bozulan bir kitabı doğru sıra ile yerleştirmek imkansız gibi bir şeymiş,

1470 yılında Arnold Ther Hoernen adında bir abimiz tarafından basılan “sermo in festo praesentationis beatissimae mariae virginis” adındaki kitap dünya kitap tarihinde sayfa numarası ile basılan ilk kitap olma özelliğini kazanmış. Üstelik sayfa numaraları olarak arapça rakamlar kullanılmış.

Millattan önce bile kitap basan insanlık tarihi sayfa numarası ihtiyacını yüzlerce yıl sonra fark etmiş olması bize bir konuda çok güzel kanıt oluşturuyor, bugün kullandığımız bir çok ürün, hizmet, alışkanlık yada meta aslında bizim fark etmediğimiz bir yeniliğe ihtiyaç duyuyor,

2007-2008 yılı sonrası girişimcilik sıfatı ile birlikte kulağımıza çokça çalınan inavasyon kelimesinin anlatmak istediği eylemde tam olarak bu sanırım,  Kitap yazma, basma yada dağıtma şeklini değiştirmeden ona ufak rötuşlar ile yeni özellikler kazandırmak inovatif bir eylem olarak adlandırılıyor.

Yeni ve yapılmamış bir ürün / fikir aramak yerine olan bir fikri yada ürünü yükseltmeye çalışmak bile faydalı olabilir.

* Cover Resim : http://tju-tjuu.deviantart.com/art/bOOk-31769654